Balık mısınız kuş mu?

Bir buz dağının parçaları...
Bir buz dağının parçaları…

Ya bir iletişimci olmak zorundaydım ya da bir tasarımcı. Oysaki çoğu zaman tasarımcının hayal dünyası ile iletişimcinin rasyonel dünyası toplamları buz dağının bütününü oluşturduğu halde birbiriyle örtüşmez.

Buz dağı iki açıdan görülebilir; eğer suyun altındaki bölümü görüyorsak projenin altında yatan fikirler ve pazarlama stratejileri bizim alanımızdır. Bu durumda bizler birer balığız. Eğer suyun üstündeki bölümü görüyorsak, bizim için görsel değerler daha öndedir ki bu durumda bizler birer kuşuz. Belki de bu yüzden uçmayı seviyor ve zaman zaman hata yapıp ayakları yere basmayan işler önerebiliyoruz.

Ancak uçarken hedef kitlenin özellikleri ve psikolojisi gözetilmiş; altı dolu bir tasarım ortaya koyabilmek için iletişimi de es geçmemek gerek.

 

Çözüm belki de balığa kanat veya kuşa yüzgeç takmaktır.

Balık mısınız kuş mu?
Balık mısınız kuş mu?

Diğer taraftan yaratıcı, fonksiyonel fikirler ortaya atabilen bir iletişimci, sırf fikrinin nasıl görünmesi gerektiğini bilmediğinden bunu ifade edemeyebilir.

Böyle durumlarda işin bir yanı daima aksak kalma riskiyle karşı karşıyadır. Bugünkü ideal ortamda balık ve kuş birlikte çalışırlar ancak birbirinin dilinden anlamayan iki canlı arasındaki uyum kısıtlıdır. İletişimci tasarıma baksa bile sadece gördüğü şekli değerlendirebilir ancak gördüğü şekil ile pazarlama tekniğinin ne derece örtüştüğünü anlamak için iki alanda da zaman geçirmek gereklidir. Keza aynı durum tasarımcı için de geçerli. Pazarlamayı bilen ve bilmeyen bir tasarımcının yapacağı işler aynı kalitede olmayacaktır.

Bu konudaki fikirlerimin şekillenmesiyle ilgili olarak işin hikayesine de biraz gireyim.

İlk animasyonunu Amiga’da yapmış, ilk web sitesini 98’de tasarlamış, Pizza Hut, KFC, Absolut gibi markalara tasarım yapmış vermiş biri olarak yaklaşık bir yıldır pazarlama iletişim üzerine yüksek lisans yapıyorum.

Tasarım kültüründen ve ajans işletmekten daha önceden belli birikimlerim olmuştu.

Pazarlama iletişimi edindiğim bilgilerin ışığında tasarımı bütünde ve daha geniş olarak değerlendirmeye başladığımı farkettim. Kendi adıma gereksiz bulduğum dersler de olmadı değil tabi…

Öte yandan en verimli bulduğum konulardan biri de nöro pazarlama oldu. Bu konudaki eğitimi Bilgi Üniversitesi’nde Think Neuro’nun yönetici ortağı Yener Girişken veriyordu.

Nöro pazarlama aslında beyin taraması, göz takibi, eeg testleri vb. yöntemlerle insanı anlamaya çalışan ve pazarlamaya ışık tutan bir bilim. Normalde pek çok araştırma yönteminde klasik yol olarak kişilerin beyanlarına başvurulurken, Nöro Pazarlama’da kişinin beyanlarına değil, satın alma kararı verirken kişinin kendisinin bile farkında olmadığı bilinç dışı verilere ulaşılıyor. O yüzden de çok değerli. Ben marka olsam bu fikri alırdım.

Peki, bu tasarımcının işine nasıl yarayacak? Sonuçta tasarımlar da laboratuvar ortamında yapılmıyor.

Bu soruyu ilk konuşmamızda Yener Girişken’e ben de sormuştum. Kendisi de meşhur “ölçmeden bilemeyiz” sözünü edip eklemişti; “işine yarayacak teknik verilere ulaşacaksın” demişti. Gerçekten de nöro pazarlama’nın sunduğu, grafik tasarımcının işine yarayabilecek reel veriler mevcut. Bunları tasarımcı olarak yorumlayarak iyi sonuçlar almak mümkün.

Çoğu zaman aslında bir konuya odaklanarak uzmanlaşmak iyidir ve güzel sonuçlar verir. Ancak tasarım, pazarlama, mimarlık gibi multidisipliner meslekler farklı alanlardan da beslenmeyi gerektiriyorlar. Farklı disiplinlerden yararlanmak sizi her zaman güçlü kılar ve daha yükseklere uçmanızı sağlar.